22 Ekim 2011 Cumartesi
Dukan Diyetim Atak Evresi
Bu yandaki bahsi geçen amcanın sitesinden aldığım öneri, ama ben bilmiyorum ya sevmedim. Bir kere yalancılar ve nabza göre şerbet veriyorlar. Sırf buna inat, 2 gün diyor da bu, ben 10 gün yapacağım atak, ya da 9. Bilmiyorum yani. Bana daha uzun süre protein yedirip daha çok para harcatmak niyetinde gibi geldi şahsen. Böyle gidersem daha çabuk kurtulabilirim gibi. 3 gün oldu. aşağıdaki resimde neler yediğim alenen ortada. Abooo, çok çok su içmek lazım ha. Ha bi de yulaf kepeği diye bir şey var ama, ben kullanmadım daha.
Dukaning
Dr. Pierre Dukan amcamız bize demiş ki;
"Benim önerim; (diyetinizin atak evresinde) vereceğiniz kiloya göre 2-10 gün arası yağsız veya az yağlı olmak üzere peynir, yoğurt, süt, yumurta, et, tavuk, balık falan istediğiniz kadar yiyin için, ha kahve çay serbest şekersiz olmak şartıyla. kola zero da serbest. ha ama kolesterol problemi olanların yumurta sınırı var. bence başka bir diyet denesinler, bu zor biraz yumurtasız. çünkü yumurta tok tutuyor. öbür türlü zafiyet geçiriyor insan.) hani maydanoz, dereotu gibi otlar ve soğan sarımsak da aşırıya kaçmamak kaydıyla kullanabilirsiniz. onun dışında sebze yasak. başka; hmm, işte kimyon, pul biber, karabiber, kekik, nane falan da serbest." Amca bir kitap bile çıkarmış bunun için. Zenginler alıyor ama, bizim gibi fakir öğrenciler ancak oradan buradan öğreniyor işte. Zaten sürekli etle beslenmek yeterince pahalı. Bir de kitaba para veremem vallahi. Bizim bir hoca yapmış diyeti, belki ondan alıp fotokopisini çektiririm. Ama of bu da korsancılığı desteklemek olur. Anam altında araban, şoförün, hizmetçin, kadına sordum, "hocam dersin kitabı internette var mı?", anlamsız anlamsız yüzüme baktı, anlamadı ya bildiğin, insan neden internetten kitap bulup ona çalışsın ki. yok yani beyin almıyor. hahahah. Ha "çok sağlıksız, kitap olmadan!" falan diyenler çıkabilir, yani hayatımda hiç sağlıksız diyet yapmamış bir insan da değilim. Ki hislerim bana bu diyetin sağlıklı olduğunu söylüyor. Çünkü acıkmıyorum, açlıktan bayılmıyorum mesela. Yani uzun lafın kısası, amaç vücudumuza yoğunlukla protein girmesini sağlayıp vücudumuzun proteinleri sindirmek için harcayacağı normalden fazla enerji ile hızlı kilo vermek.
Amcamız yine demiş ki "benim önerim; (diyetinizin seyir evresinde) amacınız olan kiloya ulaşın ve ulaştığınızda bu evreyi bitirin. Bu evrede de bir gün ful protein bir gün protein+sebze yiyin, ammaa her öğününüzde mutlaka protein bulundurun, ve porsiyon içinde sebzeden daha çok protein olsun." Eklenen besinler sebzeler, patates hariç neredeyse hepsi. Zaten topu topu kaç sebze yiyoruz ki, salataya konanlar bir de patlıcan, yeşil fasulye, ben başka sebze yemiyorum şahsen. Enginar falan görmedim hayatımda enginarla kerevizi de dünyada ayırt edemem, bence aynı aslında onlar=P. (Baklagiller sebze değildir biliyorsunuz değil mi? Bilmiyorsanız besin gruplarını öğrenin, nohut, kuru fasulye, bezelye, mercimek falan kesinlikle yasak, bu besinler fazlaca protein içermesinin yanı sıra çok fazla nişasta da içerdikleri için ııh yani olmaz. )
Ya daha iki evre daha var ama oraya gelene kadaar, onu yazarım sonra o günlere gelebilirsek.
Haa bu arada Dukan'ın bi sitesi var dukandiet.co.uk diye orada güya doğru kilonuzu hesaplıyor ama ben denedim, diğer her şeyi sabit tutup inmek istediğim kiloyu değiştirince sonucun da değişik olduğunu gördüm. Yani her dukanım diyene de inanmamak lazım. nabza göre şerbet veriyor bariz. mesela 51 kiloya inmek istiyorum yazıyorum. O zaman 55 senin doğru kilon diyor. 57 yazıyorum. 58 senin doğru kilon diyor. Saçmalık. Zaten bir insan kendi karar verebilir kaç kilo olması gerektiğine, sana mı kaldı tasası! (Dukan diye bir amcaya atarlanmak). Her neyse ben şu an bir hedef belirlemedim. Zaten belirlesem de toplum içinde ifşa etmiycem. hıh.
Bir sonraki kaydımda her gün ne yediğimi içtiğimi harfi harfine saatleriyle yazacağım. Haftada bir de kilo durumumdan haberdar olmayı umuyorum. Kaçtan kaça düştüğümü değil, ne kadar kilo verdiğimi yazarım sadece ama. Çünkü yok yani tarzım değil fiziksel özelliklerimi tanımadığım insanlarla paylaşma ihtimali yaratmak.
"Benim önerim; (diyetinizin atak evresinde) vereceğiniz kiloya göre 2-10 gün arası yağsız veya az yağlı olmak üzere peynir, yoğurt, süt, yumurta, et, tavuk, balık falan istediğiniz kadar yiyin için, ha kahve çay serbest şekersiz olmak şartıyla. kola zero da serbest. ha ama kolesterol problemi olanların yumurta sınırı var. bence başka bir diyet denesinler, bu zor biraz yumurtasız. çünkü yumurta tok tutuyor. öbür türlü zafiyet geçiriyor insan.) hani maydanoz, dereotu gibi otlar ve soğan sarımsak da aşırıya kaçmamak kaydıyla kullanabilirsiniz. onun dışında sebze yasak. başka; hmm, işte kimyon, pul biber, karabiber, kekik, nane falan da serbest." Amca bir kitap bile çıkarmış bunun için. Zenginler alıyor ama, bizim gibi fakir öğrenciler ancak oradan buradan öğreniyor işte. Zaten sürekli etle beslenmek yeterince pahalı. Bir de kitaba para veremem vallahi. Bizim bir hoca yapmış diyeti, belki ondan alıp fotokopisini çektiririm. Ama of bu da korsancılığı desteklemek olur. Anam altında araban, şoförün, hizmetçin, kadına sordum, "hocam dersin kitabı internette var mı?", anlamsız anlamsız yüzüme baktı, anlamadı ya bildiğin, insan neden internetten kitap bulup ona çalışsın ki. yok yani beyin almıyor. hahahah. Ha "çok sağlıksız, kitap olmadan!" falan diyenler çıkabilir, yani hayatımda hiç sağlıksız diyet yapmamış bir insan da değilim. Ki hislerim bana bu diyetin sağlıklı olduğunu söylüyor. Çünkü acıkmıyorum, açlıktan bayılmıyorum mesela. Yani uzun lafın kısası, amaç vücudumuza yoğunlukla protein girmesini sağlayıp vücudumuzun proteinleri sindirmek için harcayacağı normalden fazla enerji ile hızlı kilo vermek.
Amcamız yine demiş ki "benim önerim; (diyetinizin seyir evresinde) amacınız olan kiloya ulaşın ve ulaştığınızda bu evreyi bitirin. Bu evrede de bir gün ful protein bir gün protein+sebze yiyin, ammaa her öğününüzde mutlaka protein bulundurun, ve porsiyon içinde sebzeden daha çok protein olsun." Eklenen besinler sebzeler, patates hariç neredeyse hepsi. Zaten topu topu kaç sebze yiyoruz ki, salataya konanlar bir de patlıcan, yeşil fasulye, ben başka sebze yemiyorum şahsen. Enginar falan görmedim hayatımda enginarla kerevizi de dünyada ayırt edemem, bence aynı aslında onlar=P. (Baklagiller sebze değildir biliyorsunuz değil mi? Bilmiyorsanız besin gruplarını öğrenin, nohut, kuru fasulye, bezelye, mercimek falan kesinlikle yasak, bu besinler fazlaca protein içermesinin yanı sıra çok fazla nişasta da içerdikleri için ııh yani olmaz. )
Ya daha iki evre daha var ama oraya gelene kadaar, onu yazarım sonra o günlere gelebilirsek.
Haa bu arada Dukan'ın bi sitesi var dukandiet.co.uk diye orada güya doğru kilonuzu hesaplıyor ama ben denedim, diğer her şeyi sabit tutup inmek istediğim kiloyu değiştirince sonucun da değişik olduğunu gördüm. Yani her dukanım diyene de inanmamak lazım. nabza göre şerbet veriyor bariz. mesela 51 kiloya inmek istiyorum yazıyorum. O zaman 55 senin doğru kilon diyor. 57 yazıyorum. 58 senin doğru kilon diyor. Saçmalık. Zaten bir insan kendi karar verebilir kaç kilo olması gerektiğine, sana mı kaldı tasası! (Dukan diye bir amcaya atarlanmak). Her neyse ben şu an bir hedef belirlemedim. Zaten belirlesem de toplum içinde ifşa etmiycem. hıh.
Bir sonraki kaydımda her gün ne yediğimi içtiğimi harfi harfine saatleriyle yazacağım. Haftada bir de kilo durumumdan haberdar olmayı umuyorum. Kaçtan kaça düştüğümü değil, ne kadar kilo verdiğimi yazarım sadece ama. Çünkü yok yani tarzım değil fiziksel özelliklerimi tanımadığım insanlarla paylaşma ihtimali yaratmak.
3 Ekim 2011 Pazartesi
YAKALANDI!
Sokakta dolaşırken yakalandı! Ojeleri kırmızı ve yarım yamalaktı ve yamalıydı hayatı. Kaç kişinin en yakını olduğunu ve sonra en uzağı, saymayı bıraktı, saymayı hep bırakır oldu bir yerden sonra. Bıktı kendine sormaktan kaç yaşında, kaçıncı sınıfta olduğunu, kaç kuruş kazandığını, beşi beş liradan beş elmanın kaç lira olduğunu, kaçın kurası olduğunu; aslında yemediğini bunların hiçbirini. Ojelerini ve tırnaklarını da yemediğini ama neden bu kadar çirkin olduklarını düşündü.
Evde uyurken yakalandı! Gece uyku tutmamıştı, o taş kadının oynadığı diziyi izleyip yoğurtlu makarna yemişti gecenin içinde. Yağmur tık tık vurmuştu gagalarını cama, o da mı yoğurtlu makarna yemek istedi acaba diye düşünürken ve “ahmak ıslatan” dedikleri yağmurun adına kıs kıs gülerken aklına gelmişti yağmuru beslemek. Camı açıp saçlarını ıslatarak yağmuru beslemişti ve içine çekmişti mis gibi toprak kokusunu. Bir ani hareket sonucu çorabı yırtılınca, baş parmağı çorabın içinden fırlamıştı, sesli sesli “Aa asker çıktı!” diye nara atarken yakalandı!
Okulda bakarken yakalandı! İki saat önce gelmişti buraya ve hala burada oturuyordu, bir an olsun bile sıkılmamayı nasıl başardığını düşündü gelene geçene bakmayı sürdürürken. Yorum yapmaktan sıkılmaya vakit bulamamıştı: “...şunlar taze sevgili, oha her gün yeni bir güzel türüyor, bari NH’ye piramidin arkasından dolanarak gideyim bu sefer, bu proje bitmez dostum, şirinler aşkına neden herkes bir anda topuklu ayakkabı giymeye başladı, şirinler’le yalan rüzgarı’nın aynı saatte olması ilk anne kız kavgamızın sebebi olabilir sanırım, evet, sevgiliye yeni bot alacağız, ayakları su almasın, bana da lazım tabii ki, iyisinden alalım da ömürlük olsun, of bu kızın poposu çok büyük, kıçı yere yakın olandan korkacaksın, şu tütün sarma işine geçmemiz bayağı iyi oldu, kârımızla bot alırız işte, of akşama ne yesek...” Yine boğazını düşünürken yakalandı!
Metrobüse binme sırasında önündekileri itelerken yakalandı! Ama birisi daha yakalandı kendisiyle birlikte, bu birisi “ayy bu ne yaa, balık istifi gibi” diye söylenerek, önündekileri kakalamayı da ihmal etmiyordu. Yol boyunca önünde duran üç kızdan ikisinin kardeş olduğunu düşündü, ama hangi ikisi olduğunu çıkaramadı. Biri havalıydı, biri güzel, biri tatlı. Ama hepsi yeşil gözlüydü. Rugan ayakkabı giyen erkeklerin ne kadar feminenleştiklerini nasıl olup da farketmediklerini düşündü. Erkenden yerinden kalkarken buldu kendini, ilk o inecekti metrobüsten. Hırslıydı da, azimliydi bu konuda. Hırslarına yenik düşerken yakalandı.
Duş alırken yakalandı! “Buraya bir lavaboaç almalı” diye düşünüyordu. Belli aralıklarla suyu kapatıyordu ki, su duşakabinden dışarı taşmasın. Bir an önce çıkmalıydı şu banyodan, saçından kopan kıllar iyice tıkamıştı gideri, duş sahneleri neden o kadar seksi geliyordu ki insanlara anlamazdı hiçbir zaman, öyle süzüle süzüle saçlarını duruladığı hiç olmamıştı. Banyo yapmaktan nefret ettiğini düşünürken yakalandı!
Yakaladı durdu kendi kendini, o kaçtı kendisi kovaladı. Kendisi bir dedektif gibi peşindeydi, ama bir an peşinden ayrılmıyordu ki nasıl uzaklaşsın, aynı hızda giden iki özneydiler; biri gizli özne, diğeri sözde. Yorulup yavaşladığı her seferde yakalandı ve kurtulamadı ve kaçamadı kendinden, kendinde hapsoldu kaldı.
Zaman zaman kendinden nefret ederken yakalandı!
Evde uyurken yakalandı! Gece uyku tutmamıştı, o taş kadının oynadığı diziyi izleyip yoğurtlu makarna yemişti gecenin içinde. Yağmur tık tık vurmuştu gagalarını cama, o da mı yoğurtlu makarna yemek istedi acaba diye düşünürken ve “ahmak ıslatan” dedikleri yağmurun adına kıs kıs gülerken aklına gelmişti yağmuru beslemek. Camı açıp saçlarını ıslatarak yağmuru beslemişti ve içine çekmişti mis gibi toprak kokusunu. Bir ani hareket sonucu çorabı yırtılınca, baş parmağı çorabın içinden fırlamıştı, sesli sesli “Aa asker çıktı!” diye nara atarken yakalandı!
Okulda bakarken yakalandı! İki saat önce gelmişti buraya ve hala burada oturuyordu, bir an olsun bile sıkılmamayı nasıl başardığını düşündü gelene geçene bakmayı sürdürürken. Yorum yapmaktan sıkılmaya vakit bulamamıştı: “...şunlar taze sevgili, oha her gün yeni bir güzel türüyor, bari NH’ye piramidin arkasından dolanarak gideyim bu sefer, bu proje bitmez dostum, şirinler aşkına neden herkes bir anda topuklu ayakkabı giymeye başladı, şirinler’le yalan rüzgarı’nın aynı saatte olması ilk anne kız kavgamızın sebebi olabilir sanırım, evet, sevgiliye yeni bot alacağız, ayakları su almasın, bana da lazım tabii ki, iyisinden alalım da ömürlük olsun, of bu kızın poposu çok büyük, kıçı yere yakın olandan korkacaksın, şu tütün sarma işine geçmemiz bayağı iyi oldu, kârımızla bot alırız işte, of akşama ne yesek...” Yine boğazını düşünürken yakalandı!
Metrobüse binme sırasında önündekileri itelerken yakalandı! Ama birisi daha yakalandı kendisiyle birlikte, bu birisi “ayy bu ne yaa, balık istifi gibi” diye söylenerek, önündekileri kakalamayı da ihmal etmiyordu. Yol boyunca önünde duran üç kızdan ikisinin kardeş olduğunu düşündü, ama hangi ikisi olduğunu çıkaramadı. Biri havalıydı, biri güzel, biri tatlı. Ama hepsi yeşil gözlüydü. Rugan ayakkabı giyen erkeklerin ne kadar feminenleştiklerini nasıl olup da farketmediklerini düşündü. Erkenden yerinden kalkarken buldu kendini, ilk o inecekti metrobüsten. Hırslıydı da, azimliydi bu konuda. Hırslarına yenik düşerken yakalandı.
Duş alırken yakalandı! “Buraya bir lavaboaç almalı” diye düşünüyordu. Belli aralıklarla suyu kapatıyordu ki, su duşakabinden dışarı taşmasın. Bir an önce çıkmalıydı şu banyodan, saçından kopan kıllar iyice tıkamıştı gideri, duş sahneleri neden o kadar seksi geliyordu ki insanlara anlamazdı hiçbir zaman, öyle süzüle süzüle saçlarını duruladığı hiç olmamıştı. Banyo yapmaktan nefret ettiğini düşünürken yakalandı!
Yakaladı durdu kendi kendini, o kaçtı kendisi kovaladı. Kendisi bir dedektif gibi peşindeydi, ama bir an peşinden ayrılmıyordu ki nasıl uzaklaşsın, aynı hızda giden iki özneydiler; biri gizli özne, diğeri sözde. Yorulup yavaşladığı her seferde yakalandı ve kurtulamadı ve kaçamadı kendinden, kendinde hapsoldu kaldı.
Zaman zaman kendinden nefret ederken yakalandı!
1 Ekim 2011 Cumartesi
Sabah uyandım. Mutluydum. Biraz bilgisayarın başında oturdum. Sağa baktım sola baktım, bir şey bulamadım. Bir ara annemi özledim. Arayayım dedim ama aramadım, onun yerine o bana "internetten güzel soba bak, bulursan bana resmini gönder." demişti ona baktım. Sulu sobalar çıkmış 1500 lira falan. oha dedim. Sonra dedim duş alayım bari. Neyse çıktım, saçımı kuruttum. Saçım kurudukça içim kurudu. İçim şişti. Şişti mi kurudu mu bilemem ama ben aniden mutsuzlaştım ve sıkılmaya başladım. Sonra kahvaltı ettim, akşam yemeğine kadar dizi izledim; bir yandan Facebook, Hurriyetemlak, Trendyol, Markafoni sitelerinde oyalanmayı da ihmal etmeden. Akşam oldu, tavuk yedim. Coen Kardeşler'in Blood Simple'ını daha önce izlemediğimi sanıp izlemeye başladık H ile. Ama sonra hatırladım izlediğimi, ama H'ye söylemedim. Çünkü "hiçbir şeyi hatırlamıyorsun" demesin diye. Mutsuzluğum gün ilerledikçe arttı. Dün çok mutluydum. Üstelik hasta hasta, yağmurda donuma kadar ıslanmama rağmen. 2 haftadır mutluydum.
Neyse mutsuzluğum had safhaya ulaştıktan sonra, mitoloji okumaya ve öğrenmeye karar verdim. Yalnız öyle bir kitabım olmadığı için bu işi pazartesi kütüphaneden kitap alabileceğim zamana bıraktım, sonra aklıma geldi öğrenci kimliğimi yeniletmediğim için kitap alamam kütüphaneden. O yüzden pazartesi ve sonrasını içeren gelecek zaman içinde bir noktaya ertelediğim hevesim birkaç saniye içinde benim için bir heves olmaktan çıktı ve bir sorumluluk haline geldi. Bu mutsuzluğumu daha da arttırdı.
Neyse dedim mitoloji demişken bari filmlerine bakalım, belki güzel bir şey çıkar, hayatımın filmini izlerim, belli mi olur. Bunlara bakarken, Antik Sanatta Vücut Dili diye aldığım derste duyup çok sevdiğim, ama ne zamandır ne duyduğum ne gördüğüm, söylenişi kulağıma çok güzel gelen bir terimle karşılaştım: Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman. Neyse çok güzel bir film yokmuş zaten. Orphée diye bir film varmış. Bizde de mevcut imiş. Aldım CDyi, attım filmi bilgisayarıma. H dedi ki "güzel değil o film" dedi. "Bir şair var ortalarda geziyordu, izledim ben onu dedi." Ben de dedim "sen çeksene mitolojili film, tanrılar falan, çok heyecanlı, insanlar o kadar inanmış, söylenegelmiş tee bu zamana" dedim. O da "inanmasalardı, ben mi dedim inanın diye, inanmıyorum ki niye filmini çekeyim" diye kestirip attı. ühhhhüüüüüüüüüüüü..
Sonra E ile chat yaparken Orphée'nin pabucu da heves RAMimin damına atıldı. E ile dedik ki C'ye özendik, hadin biz de blog yazalım. Yeni hevesim blog yazmak oldu, bu da ne kadar olacak ki dedim. Ama cidden bir modumu yükseltti yani, sayfa dizaynı falan, bakacağız artık.
Mutsuzluk bana gelmiyor arkadaş. Ben koşarım oynarım. Çocuklar gibi şenim. Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gidelim ormana hey ormana, yağmur yağsın da uyuyamayayım onu dinleyeyim, yolda giderken Bahariye'deki müzik mağazasının önünden geçeyim de bildik bir şarkı çalıyorsa dilime dolayayım, ne bileyim işte daha birçok buna benzer nevlerde bir insanım.
Amma ve lakin bu son paragraftaki insan değilim işte bugün. Niye mi? Nedeni şudur ki canlar: menstrual periyod. Size beyazken geceler, bana kırmızı çünkü; o yüzden bu sayfa da kırmızı mesela. Size uyku rahatken, bana eziyet. Yan yatmak en iyisi. Kalıp gibi aynen kalkıyorum zaten. O reklam da yalan, güya böyle günlerde daha çok kıvranırmışız yatakta. Sabit durmaktan tüm kaslarım tutulup kalıyor imanıma.
South Park karakteri yüce ulema Mr Garrison ablamızdan bir alıntıyla kıssadan hisse yapacak olursam, leydiiz en centilmene, ben 5 gün kanayıp da ölmeyen bir şeye güvenmem. Güvenemem hacı. Bu kendim bile olsa.
Neyse mutsuzluğum had safhaya ulaştıktan sonra, mitoloji okumaya ve öğrenmeye karar verdim. Yalnız öyle bir kitabım olmadığı için bu işi pazartesi kütüphaneden kitap alabileceğim zamana bıraktım, sonra aklıma geldi öğrenci kimliğimi yeniletmediğim için kitap alamam kütüphaneden. O yüzden pazartesi ve sonrasını içeren gelecek zaman içinde bir noktaya ertelediğim hevesim birkaç saniye içinde benim için bir heves olmaktan çıktı ve bir sorumluluk haline geldi. Bu mutsuzluğumu daha da arttırdı.
Neyse dedim mitoloji demişken bari filmlerine bakalım, belki güzel bir şey çıkar, hayatımın filmini izlerim, belli mi olur. Bunlara bakarken, Antik Sanatta Vücut Dili diye aldığım derste duyup çok sevdiğim, ama ne zamandır ne duyduğum ne gördüğüm, söylenişi kulağıma çok güzel gelen bir terimle karşılaştım: Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman. Neyse çok güzel bir film yokmuş zaten. Orphée diye bir film varmış. Bizde de mevcut imiş. Aldım CDyi, attım filmi bilgisayarıma. H dedi ki "güzel değil o film" dedi. "Bir şair var ortalarda geziyordu, izledim ben onu dedi." Ben de dedim "sen çeksene mitolojili film, tanrılar falan, çok heyecanlı, insanlar o kadar inanmış, söylenegelmiş tee bu zamana" dedim. O da "inanmasalardı, ben mi dedim inanın diye, inanmıyorum ki niye filmini çekeyim" diye kestirip attı. ühhhhüüüüüüüüüüüü..
Sonra E ile chat yaparken Orphée'nin pabucu da heves RAMimin damına atıldı. E ile dedik ki C'ye özendik, hadin biz de blog yazalım. Yeni hevesim blog yazmak oldu, bu da ne kadar olacak ki dedim. Ama cidden bir modumu yükseltti yani, sayfa dizaynı falan, bakacağız artık.
Mutsuzluk bana gelmiyor arkadaş. Ben koşarım oynarım. Çocuklar gibi şenim. Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gidelim ormana hey ormana, yağmur yağsın da uyuyamayayım onu dinleyeyim, yolda giderken Bahariye'deki müzik mağazasının önünden geçeyim de bildik bir şarkı çalıyorsa dilime dolayayım, ne bileyim işte daha birçok buna benzer nevlerde bir insanım.
Amma ve lakin bu son paragraftaki insan değilim işte bugün. Niye mi? Nedeni şudur ki canlar: menstrual periyod. Size beyazken geceler, bana kırmızı çünkü; o yüzden bu sayfa da kırmızı mesela. Size uyku rahatken, bana eziyet. Yan yatmak en iyisi. Kalıp gibi aynen kalkıyorum zaten. O reklam da yalan, güya böyle günlerde daha çok kıvranırmışız yatakta. Sabit durmaktan tüm kaslarım tutulup kalıyor imanıma.
South Park karakteri yüce ulema Mr Garrison ablamızdan bir alıntıyla kıssadan hisse yapacak olursam, leydiiz en centilmene, ben 5 gün kanayıp da ölmeyen bir şeye güvenmem. Güvenemem hacı. Bu kendim bile olsa.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

