1 Ekim 2011 Cumartesi

Sabah uyandım. Mutluydum. Biraz bilgisayarın başında oturdum. Sağa baktım sola baktım, bir şey bulamadım. Bir ara annemi özledim. Arayayım dedim ama aramadım, onun yerine o bana "internetten güzel soba bak, bulursan bana resmini gönder." demişti ona baktım. Sulu sobalar çıkmış 1500 lira falan. oha dedim. Sonra dedim duş alayım bari. Neyse çıktım, saçımı kuruttum. Saçım kurudukça içim kurudu. İçim şişti. Şişti mi kurudu mu bilemem ama ben aniden mutsuzlaştım ve sıkılmaya başladım. Sonra kahvaltı ettim, akşam yemeğine kadar dizi izledim; bir yandan Facebook, Hurriyetemlak, Trendyol, Markafoni sitelerinde oyalanmayı da ihmal etmeden. Akşam oldu, tavuk yedim. Coen Kardeşler'in Blood Simple'ını daha önce izlemediğimi sanıp izlemeye başladık H ile. Ama sonra hatırladım izlediğimi, ama H'ye söylemedim. Çünkü "hiçbir şeyi hatırlamıyorsun" demesin diye. Mutsuzluğum gün ilerledikçe arttı. Dün çok mutluydum. Üstelik hasta hasta, yağmurda donuma kadar ıslanmama rağmen. 2 haftadır mutluydum.
Neyse mutsuzluğum had safhaya ulaştıktan sonra, mitoloji okumaya ve öğrenmeye karar verdim. Yalnız öyle bir kitabım olmadığı için bu işi pazartesi kütüphaneden kitap alabileceğim zamana bıraktım, sonra aklıma geldi öğrenci kimliğimi yeniletmediğim için kitap alamam kütüphaneden. O yüzden pazartesi ve sonrasını içeren gelecek zaman içinde bir noktaya ertelediğim hevesim birkaç saniye içinde benim için bir heves olmaktan çıktı ve bir sorumluluk haline geldi. Bu mutsuzluğumu daha da arttırdı.
Neyse dedim mitoloji demişken bari filmlerine bakalım, belki güzel bir şey çıkar, hayatımın filmini izlerim, belli mi olur. Bunlara bakarken, Antik Sanatta Vücut Dili diye aldığım derste duyup çok sevdiğim, ama ne zamandır ne duyduğum ne gördüğüm, söylenişi kulağıma çok güzel gelen bir terimle karşılaştım: Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman Greko-Roman. Neyse çok güzel bir film yokmuş zaten. Orphée diye bir film varmış. Bizde de mevcut imiş. Aldım CDyi, attım filmi bilgisayarıma. H dedi ki "güzel değil o film" dedi. "Bir şair var ortalarda geziyordu, izledim ben onu dedi." Ben de dedim "sen çeksene mitolojili film, tanrılar falan, çok heyecanlı, insanlar o kadar inanmış, söylenegelmiş tee bu zamana" dedim. O da "inanmasalardı, ben mi dedim inanın diye, inanmıyorum ki niye filmini çekeyim" diye kestirip attı. ühhhhüüüüüüüüüüüü..
Sonra E ile chat yaparken Orphée'nin pabucu da heves RAMimin damına atıldı. E ile dedik ki C'ye özendik, hadin biz de blog yazalım. Yeni hevesim blog yazmak oldu, bu da ne kadar olacak ki dedim. Ama cidden bir modumu yükseltti yani, sayfa dizaynı falan, bakacağız artık.
Mutsuzluk bana gelmiyor arkadaş. Ben koşarım oynarım. Çocuklar gibi şenim. Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gidelim ormana hey ormana, yağmur yağsın da uyuyamayayım onu dinleyeyim, yolda giderken Bahariye'deki müzik mağazasının önünden geçeyim de bildik bir şarkı çalıyorsa dilime dolayayım, ne bileyim işte daha birçok buna benzer nevlerde bir insanım.
Amma ve lakin bu son paragraftaki insan değilim işte bugün. Niye mi? Nedeni şudur ki canlar: menstrual periyod. Size beyazken geceler, bana kırmızı çünkü; o yüzden bu sayfa da kırmızı mesela. Size uyku rahatken, bana eziyet. Yan yatmak en iyisi. Kalıp gibi aynen kalkıyorum zaten. O reklam da yalan, güya böyle günlerde daha çok kıvranırmışız yatakta. Sabit durmaktan tüm kaslarım tutulup kalıyor imanıma.
South Park karakteri yüce ulema Mr Garrison ablamızdan bir alıntıyla kıssadan hisse yapacak olursam, leydiiz en centilmene, ben 5 gün kanayıp da ölmeyen bir şeye güvenmem. Güvenemem hacı. Bu kendim bile olsa.

3 yorum:

  1. Ben 5 gün kanayıp ölmeyen bir şeyle arkadaş olurum... bence invincible, blood regeneration süpergücüne sahip.

    YanıtlaSil
  2. yer yüzündeki her iki insandan birinin süper gücü varmıştı

    YanıtlaSil